Salı, 1 Rebiülevvel 1444

İSLAM’DA BOŞANMA SEBEPLERİ

İSLAM’DA BOŞANMA SEBEPLERİ

1) Hastalık veya Özür Hâli

Evlilik akdi sırasında mevcut olan veya evlilik sırasında meydana gelen bazı özür veya hastalıklar yüzünden, kadının boşanmak üzere İslâm hâkimine başvurma hakkı vardır. Kocanın mahkemeye başvurmadan, eşini boşama imkânı her zaman bulunduğu için herhangi bir kusur veya hastalık nedeniyle dava açma hakkı ona tanınmamıştır.

Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre eşlerden herbirinin özür sebebiyle ayrılma talebinde bulunması caizdir. Çünkü özür veya hastalık yüzünden eşlerin her ikisi de zarar görebilir. Kocanın boşama yerine hakime ayrılık için başvurması onu mehir borcundan kurtarır. Diğer yandan koca, eşinde bulunan kusur yüzünden aldatıldığını öne sürerek iddet nafakası veya eşini iddet süresince evinde barındırma gibi mali yükümlülüklerden kurtulmak isteyebilir.[1]

İslam’a Göre Kadının Boşanma Sebepleri

İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre kadının İslâm hâkimine başvurarak evliliğe son verdirebileceği kusurlar beş tane olup şunlardır:

  1. Kocanın iktidarsızlığı (innet): Kadının bu sebebe dayanarak boşanma davası açabilmesi için üç şart gerekir. a) Evlendikten sonra hiç cinsel temas olmamış bulunmalıdır, b) Erkeğin bu kusuruna karısının nikâhtan önce bilgisi ve nikâhtan sonra ise rızasının bulunmaması gerekir, c) Kadının kendisinde cinsel hayata engel olan bir özür de bulunmamalıdır.
  2. Erkeğin cinsiyet uzvunun kesik olması (mecbûb),
  3. Husyelerin çıkarılmış bulunması (hasîy),
  4. Erkeğin büyü, sihir vb. bir etki ile bağlı olması,
  5. Kocanın cinsiyetinin belirsiz (hunsâ) olması.

Birinci maddedeki şartlar bunlar için de aranır. Bu yüzden kadının, sonradan meydana gelecek bu gibi kusurlar için boşanma davası açabilmesi için, bu özürlere rızasının bulunmaması gerekir.

İmam Muhammed’e göre kadın, kocasıyla birlikte yaşadığı takdirde zarar göreceği her kusur ve hastalıktan dolayı İslâm hâkimine başvurabilir.

İmam Şâfi ve Mâlik’e göre eşlerden herbiri diğerinde bulunan ve cin­sel teması engelleyen bir kusurdan veya akıl hastalığı, cüzzam ve alaca hastalığı (baras) gibi tiksindirici özürlerden dolayı hakime başvurabilir.

Bir özür veya hastalık nedeniyle hakimin eşleri ayırması Hanefî ve Mâlikilere göre talak, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise fesih niteliğindedir.

Ancak yukarıda belirtilen kusur ve hastalıklar bilinerek evlenilmişse, artık bunlara dayanarak tefrik istenemeyeceği konusunda görüş birliği vardır.

Nitekim Ebû Ubeyd’in Süleyman b. Yesar’dan naklettiğine göre, iğdiş olan İbn Sender bir kadınla evlenmişti. Hz. Ömer ona; kadının bu özel durumu bilip bilmediğini sormuş, İbn Sender’in “hayır bilmiyor” demesi üzerine de, “kadına kendi durumunu bildir ve onu, seninle kalıp kalmamada serbest bırak” demiştir.[2]

Diğer yandan bâkire, hür, Müslüman veya asil diye evlenilen kadının bu nitelikleri taşımadığı anlaşılınca Hanefîlere göre koca, evliliği feshedemez. Cumhûr’a göre ise böyle bir durumda evlilik feshedilebilir.[3]

1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi 119-123 ncü maddelerinde hangi kusur ve hastalıklar nedeniyle, kadının evliliğe son verdirebileceği belirlenmiştir. Bu konuda genellikle İmam Muhammed’in görüşüne uyulmuş ve Hanefî mezhebi dışına çıkılmamıştır.

Mısır’da 1920 tarihli kanunla İmam Muhammed’in görüşü benimsenmiş, ancak hakimin kusurlu veya hasta eşi muayene için doktora sevkedeceği hükme bağlanmıştır.[4]

Günümüzde bu gibi cinsel özür ve kusurlar doktor raporu ile tesbit edilebilir.

2) Kocanın Nafaka Yükümlülüğünü Yerine Getirmemesi

Kadının ve küçük çocukların yeme, içme giyim ve barınma masraflarının kocaya ait olduğu konusunda görüş birliği vardır. Koca, eşinin nafakasını sağlamazsa kadın buna dayanarak boşanma talebinde bulunabilir mi? Kocanın eşin bu geçim harcamalarını gelir düzeyine göre karşılaması gerekir. Âyette şöyle buyurulur:

Âyet-i Kerîme’de şöyle buyuruur:

“Eli geniş olan, genişliğine göre nafaka versin. Rızkı kendisine daraltılmış bulunan da Allâh’ın kendisine verdiğinden versin. Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Allah bir güçlükten sonra kolaylık yaratacaktır.”[5]

Koca zengin ise nafaka vermemesi yüzünden eşine zulmetmiş olur. Ancak bu haksızlığı kaldırmak için boşama yoluna gitmek gerekmez. Belki İslâm hâkiminin nafaka için onun malını satması veya nafaka vermeye zorlamak üzere hapsetmek gibi yollara başvurması mümkündür.

Ancak koca fakir olur ve hakimin belirlediği nafakayı karşılayacak bir malı da bulunmazsa, eşi buna dayanarak boşanma talebinde bulunabilir mi? Bu konuda iki görüş vardır:

Hanefîlere göre varlıklı olan koca, eşinin ve çocuklarının nafakasını sağlaması için yetkili makamlarca zorlanır, gerekirse hapis cezası ile cezalandırılır. Kocanın yoksul düşmesi durumunda ise, eşinin sabretmesi, gerekirse kocasından izin alarak çalışması veya kocanın nafakayı borçlanması gerekir. Başvuru üzerine hâkim de koca adına borçlanmak üzere kadına yetki verebilir. Kadına kimse borç vermek istemezse İslâm’ın genel nafaka hükümleri işletilerek, kocası ölen bir kadına hangi hısımı bakmak zorunda ise, nafaka ondan alınır. Ancak bu hısım, daha sonra koca gelir elde edince ona rucû edebilir.

Allahü Teâlâ şöyle buyurur:

“Eğer borçlu darlık içinde ise, ona genişlik vaktine kadar süre vermek vardır. Eğer bilirseniz, bu alacağı tasadduk edivermeniz sizin için daha hayırlıdır.”[6] Bu âyete göre kadının, kocası fakir düşünce, durumu iyileşinceye kadar sabretmesi gerekir. Bu durumda boşanmak caiz olsaydı âyette bunun açıklanması gerekirdi.[7]

Diğer yandan Hz. Peygamber’den herhangi bir kadına, kocasının fakirliği yüzünden evliliği feshetme hak ve yetkisini verdiği nakledilmemiştir.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise koca, eşinin nafakasını sağlayamadığı takdirde, kadının mahkemeye başvurarak boşanma talebinde bulunması mümkündür. Dayandıkları deliller şunlardır.

Âyette şöyle buyurulur:

“Eşlerinize haksızlık ederek ve sırf zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın.”[8]

Hz. Ömer’in, eşlerinden ayrı yaşayan erkekler hakkında ordu komutanlarına yazı yazarak şöyle emrettiği nakledilmiştir: “Onlara söyleyin, ya eşlerine nafaka versinler ya da boşasınlar, boşarlarsa onlara geçmiş süreye ait birikmiş nafakayı da göndersinler.”[9]

Kocanın fakirliği nedeniyle hakimin ayrılık kararı vermesi, imam Mâlik’e göre bir “ric’î talak”, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise fesih niteliğindedir. Burada hakimin ayırma kararını, İmam Mâlik “îlâ” ya, diğer iki müctehit ise kocanın “iktidarsızlığı (innet)” nedeniyle boşanmaya kıyas etmişlerdir.

Sonuç olarak evlilikte eşler, bir elmanın iki yarısı gibi birbirini tamamlayan bütünü temsil ederler. Acı ve tatlı, darlık ya da genişlik günlerinde sevinci de üzüntü ve sıkıntıyı da birlikte karşılarlar. Bu yüzden geçici bir süre fakir düşen kocayı eşinin yalnız bırakması, hatta bu nedenle ondan ayrılmaya kalkması İslâm’ın getirdiği aile anlayışı ile çelişir. Ancak koca varlıklı olduğu veya kazanç imkanları bulunduğu halde eşiyle ilgilenmez ve onu açlık ve sefalet içinde bırakırsa, böyle bir durumda karısının önce kocasından nafaka almaya çalışması, bu mümkün olmazsa boşanmak için çare araması hakkı olur.

  1. Yüzyıl İslâm Ülkelerindeki Uygulama

1917 tarihli Hukuki Aile Kararnamesi’nin 94-99 ncu maddeleri Ebû Hanîfe’nin görüşüne uygun olarak kaleme alınmıştır.

Suriye Medenî Kanunu ise çoğunluğun görüşüne uyarak 110. maddeyi şöyle düzenlemiştir.

“Nafaka temininden aciz olduğunu isbat edemeyen ve buna rağmen karısının nafakasını vermeyen, görünürde bir malı da bulunmayan kimsenin karısının, boşanma talebinde bulunması caizdir.

Koca aczini isbat eder veya ülkesinden uzakta bulunursa, hakim üç ayı geçmemek üzere bir süre verir ve nafakayı yine temin etmezse evliliğe son verir.” Aynı kanunun 111 nci maddesinde, bu yüzden hâkimin boşamasıyla bir ric’î talakın meydana geleceği belirtilmiştir.

3) Kocanın Evi Terk Etmesi

Kocanın evi terketmesi ve bu yüzden eşinin sıkıntı ve fitneye düşme riski karşısında eşlerin mahkeme aracılığı ile evliliğe son vermesi söz konusu olur.

Hanefî ve Şâfiîlere göre kocanın evi terketmesi uzun sürsün kısa sürsün, karısına boşanmak için mahkemeye başvurma hakkı vermez. Ancak aşağıda açıklayacağımız gibi “ilâ” yemini tarzında eşinden ayrılmış olursa, dört ay geçince kendiliğinden boşama gerçekleşir.

İlâ dışında evi terketmenin bir boşanma nedeni olduğu konusunda bir nass bulunmadığı gibi, boşanma sebebi de gerçekleşmiş sayılmaz. Bu durumda, kocanın yeri biliniyorsa, İslâm hakimi, o yöredeki hakime yazı yazarak kocanın nafaka vermesi sağlanır.

Kocanın yeri ve hayatta olup olmadığı bilinmediği takdirde “mef­kûd” hükümleri uygulanır. Bu durumda Ebû Hanîfe ve Şâfiî’ye göre karısı ve malı için emsalinin hayatı kadar bir süre beklemek gerekir. İmam Mâlik’e göre ise mefkûdun karısı için dört yıl, malı için emsâlinin hayatı kadar bir süre beklenir.[10]

Mâlikî ve Hanbelilere göre, koca uzun süre evi terkeder ve eşi bundan zarar görürse, koca bu süre içinde ona yetecek kadar nafaka bırakmış olsa bile, karısının boşanma talebinde bulunma hakkı doğar. Delil; şu hadistir.

“İslâm’da zarar ve zarara karşılık zarar verme yoktur.” [11]

Diğer yandan Hz. Ömer, halîfeliği sırasında eşlerinden ayrı kalan erkekler hakkında, yazı göndererek ya nafaka vermelerini, ya da onları boşamalarını emretmiştir.

İmam Mâlik’e göre, ayrılığın süresi bir yıl ve daha fazla olan süre olup, kocanın yeri biliniyorsa hakim onu eşine dönmesi, boşaması veya nafaka vermesi için uyarır. Bu boşama bain talak olur.

Hanbelîlere göre ise ayrı bulunma süresi altı ay ve daha fazladır. Delil, Hz. Ömer’in uygulamasıdır. Kadın mahkemeye başvurup davasını isbat ederse hakim onları ayırır ve bu bir fesih niteliğindedir.[12]

4) Kocanın Hapse Düşmesi

Mâlikiler dışında çoğunluk müctehitlere göre kocanın hapsedilmesi veya tutuklanması yahut düşmana esir düşmesi bir boşanma sebebi değildir. Çünkü bu konuda bir nass (âyet hadis) yoktur.

Mâlikîlere göre ise koca, özürlü veya özürsüz olarak eşinden bir yıl ve daha fazla ayrı kalırsa, karısının mahkemeden boşanma talebinde bulunma hakkı doğar. İslâm hakimi bir yılın üstünde ayrı kalmanın gerçekleştiğini tesbit edince eşleri ayırır. Bu ayırma bir bâin talak sayılır.[13]

Günümüzde Doğu Türkistan gibi kimi ülkelerde hapse düşen ve uzun süre haber alınamayan erkeğin eşi bir İslâm âliminden ayrılık kararı talebinde bulunr. Durumu inceleyen fakih zat, ayrılık kararı verince iddet süresi geçen kadın başkası ile evlenir. Mâliki mezhebine uygun olan bu görüş günümüzün şartlarına uygun görünüyor.

5) Şiddetli Geçimsizlik ve Kötü Muâmele

  1. a) Geçimsizlik Halinde Eşlerin Başvurabileceği Önlemler

Eşlerin birbirinin izzet, şeref ve haysiyetine yönelik ithamları sonucunda çıkan şiddetli tartışmalara “şiddetli geçimsizlik (şikâk)” denir. Kötü muâmele ise kocanın eşini, söz veya fiille rahatsız etmesidir. Ağır küfürlerle sövmesi, onur kırıcı bir şekilde eşini küçük düşürmesi, iz bırakacak şekilde dövmesi, Yüce Allâh’ın haram kıldığı bir fiili işlemeye onu zorlaması veya önemli bir sebep olmaksızın onu terkedip ilgi göstermemesi kötü muâmeleler arasında sayılabilir.

Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre şiddetli geçimsizlik ve kötü mııâmele doğrudan bir boşanma sebebi sayılmaz. Çünkü erkeğin eşini boşama yetkisi bulunduğu için, evliliğin yürümeyeceği kanaatine varınca doğrudan eşini boşaması mümkündür. Kadın ise her zaman mahkemeye başvurup kocasının kötü söz ve fiillerini engelleme imkânına sahiptir. Hakim bu konuda gerekli önlemleri alır. Bu yüzden hemen boşama yoluna gitmesi gerekmez. Diğer yandan kadının bir bedel üzerinde anlaşarak boşamayı sulh yoluyla sağlaması da mümkündür. Nitekim ashab-ı kiramdan Sabit İbn Kays’ın eşi Hz. Peygamber’e gelerek, evlilik devam ederse küfür derecesinde bir hata işlemekten korktuğunu söylemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber mehir olarak aldığı bahçeyi Sabit’e bırakarak boşanabileceğini bildirmiştir.[14]

Mâlikîlere göre şiddetli geçimsizlik durumunda hâkimin kadının başvurusu üzerine eşleri ayırması caizdir.[15] Delil; “Zarar verme ve zarara karşılık zarar verme yoktur.” [16] hadisidir. Kadın geçimsizlik olayını isbat edemezse dava reddedilir. İkinci defa mahkemeye başvurursa hakim “hakem” tayin ederek problemi çözmeye çalışır.

  1. b) Hakeme Başvurma

Anlaşmazlığa düşen kimselerin arasını bulmak üzere görevlendirilen kimseye “hakem” denir. Hakem kararlarının uygulanması genellikle tarafların rızasına bağlıdır. Hâkim kararı ise zorla uygulanır. Hakem usûlü, İslâm aile hukukunda daha çok eşlerin birbiriyle anlaşamaması halinde başvurulan bir yoldur.

İslâmda karı-koca birbirine iyi davranmak ve iyi niyet kurallarına uymak zorundadır.[17] Geçimsizlik halinde erkeğin karısına öğütte bulunması, onu yatağında bir süre yalnız bırakması veya te’dîpte bulunma hakkı vardır.[18] Kocanın eşine iyi davranmaması hâlinde, onun zulmünü önlemek için her zaman mahkemeye başvurma hakkı vardır. Hâkim haksızlığı önler, karısına karşı iyi muâmele etmesini kocaya emreder ve öğütte bulunur. Tekerrür hâlinde hâkim onu cezalandırır. Geçimsizlik kimi zaman her iki eşten kaynaklanabilir. Mağdur olan eş hâkime başvurarak hakem yolu ile ara bulma veya boşanma isteğinde bulunabilir.

Hakem tayini ile ilgili âyette şöyle buyurulur:

“Eğer karı ile kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, o vakit kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar, barıştırmak isterlerse, Allah aralarındaki dargınlık yerine geçime, onları uyuşmaya muvaffak buyurur.”[19] Bu âyette hitap hâkimleredir. Koca, geçimi sağlamaya muvaffak olamamışsa, eşlerden birinin hâkime başvurarak hakem tayinini talep etmek hakkı doğar.

Hakemlerin eşlerin hısımlarından olması daha uygundur. Çünkü eşleri iyi tanır, geçimsizlik sebeplerini bilir ve ara bulmaları daha kolay olur. Fakat hâkimin, hakemleri yabancı kişilerden seçmesi de mümkündür.[20]

Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel’e göre, eşler özel yetki vermedikçe hakemler boşamaya karar veremez. Çünkü onlar vekil durumunda olup verilen yetki dışına çıkamazlar. Âyette hakemlerin yetkisi ise “islâh”tan ibarettir.

Ancak eşler hakemlere özel yetki vermişse, bu takdirde boşamaları mümkündür. Evlilik düzeninin bozulmasında kusurlu olan eşin özel yetki vermek istemeyeceği açıktır.

İmam Şafi’nin bu konuda iki görüşü vardır. İlk görüşü Hanefîler gibidir. İkinci görüşüne göre ise, âyetteki hakem, hâkim demektir. Hâkim kendine gelen davayı tarafların rızası olmasa da hükme bağlama yetkisine sahiptir.[21]

Hakem yolu ile boşanma da tefvîz-i talâkta (kadına boşama hakkı vermek) olduğu gibi, erkekle kadını boşanmada eşit duruma getiren haklardandır. Ancak bu usûl, Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında geniş yer bulamamıştır. Çünkü hâkimler, başvuru hâlinde arabuluculuk (ıslâh) görevini kendileri yapıyorlardı. Hakem usülû, boşama değil arabulma müessesesi olarak yaygınlaşmıştı.[22]

1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Âile Kararnâmesi hakem usûlünü geçimsizlikte kusur prensibinden hareketle Mâlikî mezhebine göre düzenlemiştir. Konuya ilişkin 130. madde şöyledir: “Karı koca arasında anlaşmazlık ve geçimsizlik meydana gelip de taraflardan biri hâkime başvurursa, hâkim iki tarafın âilelerinden birer hakem tayin eder. Bir veya iki taraf ailesinden hakem tayin olunacak kimse bulunamaz veya bulunup ta hakem olacak vasıflara hâiz olmazsa hariçten münasiplerini tayin eder. Bu suretle teşekkül eden âile meclisi tarafların iddia ve savunmalarını inceleyerek aralarını ıslâha çalışır. Bu mümkün olmadığı takdirde kusur kocada ise aralarını tefrik eder. Kusur karıda ise mehrin tamamı veya bir kısmı üzerine muhâlaa eyler. Hakemler ittifak edemezlerse hâkim gerekli vasıfları haiz diğer bir hakem heyeti veya taraflara akrabalığı olmayan üçüncü bir hakem tayin eder. Hakemlerin vereceği hüküm kesin olup itiraz edilemez.” Aynı kararnâmenin 131. maddesinde; yukarıdaki usûle göre olan boşanmanın bir bâin talak sayılacağı ve usûlüne göre tescil edileceği belirtilir.

Eşlerin hakem kararına itiraz edememesi, bu hükmün şahitliğe değil, geçimsizlik sebepleri incelendikten sonra hakemlerin takdirine dayanması ile açıklanır.[23]

6) Evliliğin Zina Sebebiyle Sona Ermesi

Zina sebebiyle evliliği sona erdirme yöntemine liân veya mülâane denir. Liân, “laane” kökünden mastar bir sözcük olup; Allâh’ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak ise; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle isbat edememesi durumunda, hakim önünde, özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme demektir. Mülâane sözcüğü “karşılıklı lânetleşme” anlamına gelir.

Hanefî ve Hanbelîlerin ortak tarifine göre mülâane; koca tarafından, yalan söylüyorsa Allâh’ın lâneti kendi üzerine çekilerek yeminlerle güçlendirilmiş olan şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa Allâh’ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme İslâm hâkimi önünde yapılır ve koca için zina iftirası cezası (kazf), kadın için ise zina cezası (recm) yerine geçer. Başka bir deyimle mülâane bu cezaları düşürür. Sonuç olarak mülâane evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.

Liân’ı doğuran sebep şudur: Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle isbat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur.[24] Kazf cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle isbat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashâb-ı kiramdan Hilal b. Ümeyye (r.a.), hanımına zina isnadında bulununca Rasûlüllah (s.a.v.); dört şahitle bunu isbat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazf) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir kaç defa tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: Ey Allâh’ın Rasûlü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina hâlinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir.”[25]

Bu olay üzerine aşağıdaki Nûr Sûresi 24/6-9 ncu ayetler indi.

“Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şâhitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allâh’ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allâh’ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allâh’ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allâh’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler.”[26]

Ayetin ilk uygulaması Hilâl âilesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hi­lâl’i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allâh’ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allâh’ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allâh’ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allâh’ın elçisi sonra onların arasını ayırdı.[27]

Liân’ın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.

Çocuğun nesebini reddetmek için de mülâane yoluna başvurulabilir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, loğusalığın sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür.[28]

Bunun süresi ise doğumdan itibaren kırk gündür. Günümüzda nesebin tesbiti için DNA testi yapılması da gerekir.

Mülâane’nin Hükümleri

Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.

  1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.
  2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Mulâane yapanlar artık bir araya gelemez.”[29]
  3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre “bâin talâk” niteliğindedir.
  4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez.[30]

Dipnotlar:

[1]. İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 70. [2]. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadir, III, 263; Zühaylî, age, VII, 519. [3]. İbnü’l-Hümâm, age, III, 263; Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 70. [4]. Mısır Medeni Kanunu, mad. 9 ve 10. [5]. Talâk, 65/7. [6]. Bakara, 2/280. [7]. Krş. Bakara. 2/229-231 ve Talâk, 65/7 ve «Nafaka» konusu. [8]. Bakara, 2/231. [9]. Zühaylî, age, VII, 513. [10]. İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, II, 903; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, III, 442; Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VI, 260; Döndüren, age, 397. [11]. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 313. [12]. İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 578, 588; Zühaylî age, VII, 533. [13]. Zühaylî, age, VII; ed-Derdîr, eş-Şerhu’l-Kebîr, II, 519. [14]. İbn Rüşd, age, II, 97; Buhârî, Talâk, 11; bk. «Muhâlea» konusu. [15]. İbn Rüşd, age, II, 50; ed-Dırdîr, age, II, 281, 285; Şirbînî, age, II, 207 vd.; İbn Kudâme, age, VI, 524 vd. [16]. İbn Hanbel, I, 313. [17]. bk. Nisâ’, 4/19. [18]. bk. Nisâ’, 4/34; bk. “Kocanın Hak ve Sorumlulukları». [19]. Nisâ’, 4/35. [20]. Alûsî, Rûhu’l-Maânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm, Bulak 1301, V, 26. [21]. Sâbûnî, Tefsîru Âyâti’l-Ahkâm, I, 472. [22]. Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 47; Remlî, Nihâye, VI, 44. [23]. H.A.K. mad. 130 Esbâb-ı Mûcibe Lâyihası; Cerîde-i İlmiye, yıl: 4, Sayı: 34, s. 1021 vd.; Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, s. 398 vd. [24]. M Nûr, 24/4. [25]. Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, 11; Ebû Dâvûd, Talâk, 27; A. b. Hanbel, I, 273, III, 142. [26]. Nûr, 24/6-9. [27]. Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, y.y. H. 1250, VI, 268. [28]. Kâsânî, age, III, 259; Meydânî, age, III, 75, 78; İbn Âbidîn, age, II, 805 vd. [29]. Şevkânî, age. VI. 271. [30]. Kâsânî, age. III. 244 vd.: İbnu’l-Hümâm, age, III. 253 vd.: İbn Rüşd. age. II. 120 vd. İbn Kudâme, age. VII. 410 vd.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

 

 

 

Bu Yazılar da var

NEBİ MUHAMMED(as) NAMAZ KILMA SEKLİ

  ☑İFTİTÂH TEKBİRİ: Namaz kılmaya başladığında “Allahu Ekber” derdi. Bundan önce hiçbir şey söylemez, niyeti …

Duada elleri kaldırmak ve yüze sürmek bidat değildir.

Bazıları dualarda ellerin kaldırılmayacağı ve yüze sürülmeyeceğini iddia etmektedirler. Süleyman Ulvan şöyle demektedir: Dua’dan sonda …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.