Pazar, 23 Muharrem 1441

Mevdudi – Cihad

ALLAH YOLUNDA CİHAD
Frenkler Cihad kavramını kendi dillerine çevirmek istediklerinde daima kutsal savaş (Holy war) şeklinde çevirmeyi gelenek haline getirmişlerdir. Öyle ki cihadı asıl içeriğinden soyutlayıp yalancı ve yanlış bir şekle sokmaya çalışırlar. İnanılmayacak oranda çirkin yalanlar uydurarak, edebi oyunlarla mutlak gerçeklerin yüzünü oldukça kara gösterirler. Artık durum öyle bir noktaya vardırılmıştır ki bir Avrupalı’ya göre cihad; vahşilik, kan dökücülük, barbarlık demektir. Hünerli ağızları, büyülü yazılarıyla gerçeklerin yüzünü boyamaktan geri durmadılar. Ne zaman bu söz, “Cihad” sözü duyulursa Avrupalıların gözünde; “Kılıcını kınından çıkarmış, içi kin ve tutuculuk ateşiyle yanan, ruhu barbarlık ve vahşetle dolu, gözü dönmüş, Allahu Ekber çığlıkları atarak meydanlarda at koşturan, kılıç sallayan iğrenç yüzlü barbarlar ordusu” canlanmıştır. Öyle ki bir Avrupalının gözünde “Cihad” sözü eden bu vahşi ruhlu (!) adamlar bir “Kafir” gördüklerinde hemen boğazına sarılırlar. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan bir kişi ya “La İlahe İllallah Muhammedur rasulullah” deyip kurtulur. Ya da bir kılıç darbesiyle boynu al kızıl kanlara boyanır!
Bu dahi (!) adamlar hünerle kullandıkları fırçalarıyla yukarıdaki portreyi çizmişler ve kıpkızıl boyayla altına şu ibareyi yazmışlardır: “İşte Müslümanların iyi kalpli milletlere karşı işledikleri cinayetlerin portresi.”
Ne korkunç bir yalan!
Bizim portremizi bu kadar çirkin şekilde çizenler, hayvani duygularını dindirmek için canavarlar gibi birbirlerinin boğazına barbarca yapışanların ta kendisi idiler. Onlar kutsal olmayan savaşlarıyla (Un Holy war) doğuda ve batıda zayıf ve güçsüz milletleri esaretleri altında inini inim inletip, deniz aşın ülkelerde Allah’ın zavallı insanlara lütfettiği madenleri çıkarıp kendi hesaplarına tüketmişlerdir.
Bunlar bizim cihad prensibimizden pis ağızlarla söz ederken kalpleri mal-mülk ateşiyle yanmakta, ellerinde makineli tüfekler, altlarında zırhlı tanklar, üstlerinde bir yığın uçaklar, arkalarında donatılmış milyonluk ordularla zavallı geri kalmış milletlerin sade hayatlarını zehirleyip, gelirlerini talan etmektedirler. Yine de pis arzuları her gün biraz daha kabarmakta, hayvani ihtirasları artmaktadır.
Onlar, hiçbir zaman Allah yolunda savaşmamışlar-dır. Ancak hayvani arzularının, çirkin isteklerinin, absurt düşüncelerinin yolunda savaşmışlardır. Ne gariptir ki bu korkunç girişimlere, feci bombardımanlara maruz kalan zavallı geri kalmış ülkelerin bütün günahı; Allah’ın kendilerine lütfettiği yeraltı kaynaklarına ya da verimli arazilere sahip olmalarıdır. Avrupa piyasası için açık pazar, eğlenmek isteyen gençler için bir gezinti yeri olabilmek ihtimali en büyük suçtur, onlar için! İşin üzücü olan bir yönü de bu zavallı ülkelerin talihsizlik eseri olarak onların aç gözlerini sömürüp duyuramadıkları memleketlerin yolları üstünde bulunmalarıdır. Evet, bu dahi acıklı bombardıman hareketleri için yeterli bir suçtur.

CİHADIN HAKİKATİ
Eğer İslam andığımız diğer mezhepler (Relikion) gibi bir mezhep ve Müslümanlar da diğer milletler (Avrupalıların anladığı anlamda) gibi bir milletse kuşkusuz ki cihad o zaman, bütün ibadetlerin başı olma özelliğini kaybeder. Ne Müslümanlar ne de İslam Avrupalıların anladığı anlamda değildir. Yani İslam, Avrupalıların anladığı gibi mezheplerden bir mezhep, Müslümanlar ise yine onların anladığı gibi milletlerden bir millet değildir.
İslam, bir inkılab ülküsüdür. İslam, bir inkılab hareketidir. İslam, yeryüzündeki bütün batıl sistemleri tuz-buz edip yerine kendi ülküsüne göre düzenlenmiş, yeniden yepyeni ve evrensel kurumlan koymak ister. Bu nedenledir ki Müslüman; İslam’ın oluşturduğu ve bu ebedi inkılab düzenini gerçekleştirmek için hizaya getirdiği dünya inkılapçılarının adıdır. Bu evrensel inkılabı gerçekleştirme savaşı ise cihaddan başka bir şey değildir. Başka bir ifadeyle; bu evrensel inkılabı gerçekleştirmek için yorulmak ve dinmek bilmeyen sonsuz bir eylem işidir cihad.”
İslam diğer inkılab hareketleri ve ideolojik davalar gibi, pratik metodunu anlatımda, davasını olduğu gibi ortaya koymakta yabancı kavramları kullanmak istemez. İslam’ın kendine özgü bir terminolojisi vardır. Böylece başka düşüncelerle, popüler olan düşüncelerle arasında terminoloji yönünden dahi benzerlik bırakmamıştır. İşte cihad kavramı da İslam’ın davasını anlatmak için oluşturduğu sözü edilen terminoloji sözlüğünden alınmış bir kelimedir.
İslam, Arap dilinde kıtal, çarpışma anlamına gelen harp kavramını almadığı, cehd (didinme), say (çalışma) anlamına gelen cihad kavramım seçtiği görülmektedir. Cihad’ın İngilizce’deki karşılığı ‘struggle’dir. Ancak anlamın ortaya konması bakımından cihad kelimesi daha derin ve evrenseldir.
İslam, neden Arapların çok kullandığı harp gibi kelimeleri kullanmadı da yepyeni bir kavram olan cihadı kullandı?.. Benim görüşüme göre en önemli neden; terminolojik olarak harp kavramı kişisel çıkarlar ve birtakım polemik oyunlar için ateşi bir türlü dinmeyen, yangını çağlar boyu erlerin, milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanıla gelmiştir. Bu tür harplerde soyut olarak kişisel ya da sosyal kinler hakim olmuştur. Onlar da bir düşünce endişesi ve bir sistemi hakim kılma çabası göze çarpmaz.
İslam’da meşru sayılan savaş, bu tür harplerden olmamakla beraber ‘harp’ kavramının alınmayışının nedeni nedir? Çünkü; İslam bir milletin yararı için başka bir milletin yok olmasına karşıdır. Bir toplumu kalkındırmak için diğerini düşürmez. Dahası, bir azınlığın veya topluluğun şu veya bu ülkeyi elde etmesini, işgal etmesini gözetmez. İslam beşeriyetin kurtuluşunu ve mutluluğunu düşünür. Bu kurtuluşu ve mutluluğu sağlayabilmek için de kendisine özgü pratik metotları, düşünceleri vardır. İslam, bu kendine özgü metotlardan başka metotlara, bu düşüncelerden başka düşüncelere dayalı her çeşit otoriteye karşı koyar, onu kökünden devirmek ister. Milletlerin isteği ile ya da idare edilenlerin durumu bu konuda İslam’ın ortaya koyacağı tavrı etkilemez. Çünkü İslam’ın kendi ülküsünü yüceltmek, kendi metodunu uygulamak ve hakim otoriteleri bu ülkünün temelleri üzerine oturtmaktır. O, hak ve adalet sancağını elinde bulundurup küfrün belini kıran kimsenin şahsını dikkate almaz. Çünkü İslam’ın gayesi, yer almak değildir sadece. O yalnız bir bölge veya kıtayla da yetinmez. İslam, bütün bir dünyanın huzur ve refahını gözetir. Bunu da gerçekleştirirken milletlerle dövüşüp onların gelir kaynaklarını elinden alıp sömürmek için yapmaz. İslam, böyle bir durumu arzulamaz. Ancak, bütün insanlığın evrensel mutluluğunu gerçekleştirip, İslam’ın beşeri sistemlerden, diğer semavi dinlerden daha üstün bir sistem olduğunu göstermek için böyle bir harekete girmek ister. Bu yüce ideali gerçekleştirmek, bu evrensel inkılabı gerçekleştirmek için, bütün güçlerini seferber eder. İşte cihad, bu dinmeyen savaşa, bütün bir enerji ile çalışma eylemine ve bütün meşru yollara başvurma cehdine denir. Cihad bu çalışma ve azmetme işini bütünüyle kapsayan bir kavramdır.
ALLAH YOLUNDA
İslam’da cihad hedefsiz, gayesiz bir savaş değildir. İslam’da cihadın vazgeçilmez koşulu Allah yolunda olmasıdır. Daha önce İslam’ın kendi ülküsünü ve sistemini anlatmak için neden başka kavramları değil de cihad kavramını seçtiğini anlatmıştık. “Allah yolunda” deyimi de İslam’ın kendi ülküsü için kullandığı kavramlar sözlüğünden bir kavramdır. Bu kavramı da birçok kişi yanlış anlamış, halkı İslam inancına boyun eğdirip ve İslam’ı kabul ettirmek için zorlamayı “Allah yolunda” cihad olarak kabul etmiştir. Akıllarının ermediği konulara girmek, başka alanlarda uçmak arzusundan dolayı işte bu tip yanlış anlayışlar ortaya çıkmıştır.
Gerçekten “Allah yolunda” deyimi, İslam terminolojisinde onların düşündüğünden çok derin anlamlar içerir. Hele onların sandığı bir anlama hiç benzemez. İslam’a göre; genelin faydası toplumun mutluluğu için geçici dünyalık arzusunda bulunulmadan yapılan her hareket “Allah yolunda”dır. Allah’ın sana verdiği malları geçici dünyalık yararlar umarak harcarsa elbette ki bu “Allah yolunda” değildir. Ancak sadece Allah rızası için bildiğin muhtaçlara yardım edersen kuşkusuz ki bu “Allah yolundadır. İşte bu “Allah yolunda” deyimi yalnız İslam’a özgü, maddi çıkar ve arzulardan uzak, sadece Allah rızası için olan hareketler için kullanılır. Bunu yapan kimse iyi bilir ki mümin kardeşlerinin huzuru için yaptığı her iş Allah rızası içindir. Müminlerin bu geçici dünya hayatında arzuladığı yegane şey, yüce Allah’ın rızasını kazanmaktır.
İşte Allah, sözü edilen bu anlamı içermesi için “Cihad”ı, “Allah yolunda” maksadıyla sınırlamıştır. Müslüman birey veya topluluk; batıl, sakat sistemleri yıkıp yerine İslam ülküsüne dayalı yeni ve dinç bir sistemi getirirken harcayacakları türlü gayretler ve yapacakları her türlü fedakarlıklar da kişisel çıkardan, nefsani arzulardan uzak olmalıdır. İslam bunu ister. Müslüman birey ya da topluluk bütün bir didinmelerinin karşılığı olarak hakikat ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmemelidirler. Mümin; yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. Çünkü o; Allah’ın kelamını yüceltmek (ilahi kelimetullah) için, bu dinmeyen mücadelenin, bitmeyen savaşın karşılığında mal mülk, şan-şeref, rütbe ve geçici dünyalık elde etme düşüncesinde değildir. Kendi yakınlarını iş başına geçirmek, kişisel otorite kurmak, kendisinden sonra gelen ahbapları için yer hazırlamak gibi birtakım zelillerin başvuracağı işleri yapmaz. İşte ilahi hitap haykırıyor: “İnananlar Allah yolunda dövüşürler, küfredenler ise tağut yolunda dövüşürler!”(Nisa Suresi, 76)
“Tuğyan”in lügat manası; “haddi aşmak”tır. Günahta haddi aşan herkese taği denir. “Sel taşması” deyimi de aynı köktendir. Çünkü suyun haddinden fazla çoğalmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu anlama gelen ayet vardır; “gerçekten su taştığında”. Tuğyan kavramı, burada suyun taşması olarak kullanılmıştır. İnsanoğlu haddini aşıp yeryüzünde otorite kurarak insanları zorla köleleştirip, haklarına tecavüz ederek, onların gelir kaynaklarını sömürmek ister. İşte bunu gerçekleştirebilmek için de savaş eder. İşte “Put (tağut) uğrunda savaşmak” budur. Put; İslam terminolojisinde küfrün sembolüdür.
İSLAM İNKILÂBI
Şu ayet-i kerime İslam inkılabının özünü en güzel şekilde ifade eder: “Ey insanlar, sizi yaratan Rabb’inize kulluk edin.” (Bakara Suresi, 21)
Evet bu davanın, İslam inkılabı davasının özünü İslam anlatırken; yeryüzündeki insanlara, işçilerin, çiftçilerin, kapitalistlerin, fakirlerin dili ile ya da sınıfların, partilerin adıyla seslenmiyor. Gerçekten O, bütün “Ademoğullarına” sesleniyor ve bu sesleniş de sadece beşer cinsinin bireyleri olduklarından ötürüdür. Çünkü O, tek Allah’a kulluk etmeyi, O’na ortak koşmamayı ve ilah olarak yalnız O’nu tanımayı emrediyor. Öyle ki Allah’ın emirleri dışına çıkmamayı, O’na ibadet etmekten geri durmamayı, haksız olarak yeryüzünde büyüklenmemeyi emrediyor. Çünkü emir ve hakimiyet yalnız Allah’a özgüdür. Göklerin ve yerin anahtarları O’nun elindedir. Ne olursa olsun hiç kimse yeryüzünde büyüklük taslayıp kimsesizleri ezemez; zavallı insanları zulmü altında inletemez. Bütün insanlığı çağırıyor İslam: “Ey Kitap Ehli, sizinle aramızda ortak olan şu söze geliniz: Sırf Allah’a kulluk edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp birbirimizi ilah edinmeyelim.” (Âl-i İmran Suresi, 64)
Evet bizim evrensel inkılab çağrımızın anlaşılmasının güç bir yönü yoktur; çağrımız bundan ibarettir. “Hüküm vermek ancak Allah’a aittir;, kendisinden başkasına değil, O’na tapmamızı emretmiştir. Bu dosdoğru dindir…” (Yusuf Suresi, 40)
“Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.” (Kehf Suresi, 28)
“Yalan söyleyerek Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? İşte bunlar Rabblerine götürülürler. Ve şahitler: “Rabblerine yalan söyleyenler bunlardır” derler. Bilin ki Allah’ın laneti haksızlık yapanlaradır. Bunlar Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Ve o yolu eğriltmeye çalışırlar; işte onlar ahireti inkar edenlerdir.” (Hud Suresi, 18-19)
Alemlerin yaratıcısı soruyor: “Ayrı ayrı bir sürü uydurma Rabbler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?..” (Yusuf Suresi, 39)
CİHAD İHTİYACIMIZ VE CİHAD’IN GAYESİ
Bu küçük kitapçıkta İslam’ın sosyal düzenini geniş bir şekilde anlatacak değiliz. Gerçi yerimiz de buna uygun değildir. İnşallah zamanla bu konulan genişçe anlatırız.
Burada şunu vurgulamak istiyorum: İslam; son günlerde din denilince anlaşıldığı gibi soyut olarak ibadetler, sözde kalan inançlar ve gelenekler kuramı değildir. Gerçekten o, evrensel, bütün bir sistemdir. Yeryüzünde hüküm süren batıl ve zalim sistemleri yıkıp, kökünden kurutmak, yerine insanların yararına olan adalet ve özgürlüğe dayalı kendi sistemlerini getirmek ister. Çıkmazlar içinde çırpınan şer tuzaklara düşmüş, zavallı insanların dünya ve ahirette mutlu olmalarını sağlar.
İslam’ın çağrısı; düzeltme ve yenilik, yıkma ve yapma çağrısıdır. Bu, bir bölgeye ve bir ırka özgü olmayıp bütün insanlığı kapsayan bir durumdur. İslam, bütün bir insanlığı çağırıyor! Dahası Allah’ın sınırlarını hiçe sayıp, yeryüzünün gelir kaynaklarını sömürmek isteyen, fakir kitleleri perişan eden zalimler güruhunu tehdit ediyor:
“Allah’ın insanlar için çizdiği sınırları geçmeyin! Yeryüzünde putlaşmayın! Allah’ın yasakladığı kötü şeyleri yapmayın! Eğer bu emir ve yasaklara uyar ve adalet sistemine boyun eğerseniz kendinizi selamette biliniz! Çünkü hak kervanının yolcuları hiç kimseye düşmanlık etmezler. Hakikat erleri ancak zalimlere, fuhşa sapanlara, fesatçılara ve insanlığı Allah’ın yarattığı doğal fıtrattan uzaklaştıranlara karşı düşmandırlar.”
Bu çağrıyı kabul edip ona inanan her birey, İslam cemaatının bir parçası, İslam sitesinin bir üyesidir. Bu sitede; siyahla kırmızı, zenginle fakir arasında bir fark yoktur. Bir tarağın dişleri gibi üyelerin tümü de birbirine eşittir. Öyle ki bir milletin diğer bir millete, bir sınıfın başka bir sınıfa kesinlikle bir üstünlüğü yoktur. “Üstünlük ancak takva iledir.” İşte, Allah’ın lisanıyla Hizbullah denilen evrensel hizip ancak böylece ortaya çıkar.
Sözü edilen hizip, gerçekleştirmek istediği bu gaye uğrunda, “Allah yolunda Cihad’a başlamadan kesinlikle gerçekleşmiş sayılmaz. Doğal olarak bu hizip başka düzenler üstüne oturan kurumları yıkıp elbette yok etmek ister. Çünkü varlığının gayesi budur. O, bütün gücünü, çürümüş yapıları yıkıp sosyal adalete dayanan kuramlar üstüne oturmuş, Kur’an’ın “Allah’ın kelimesi” dediği sistemi getirmek için harcar.
EVRENSEL İNKILÂB
Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi; İslam prensiplerine uymayan batıl sistemleri yıkıp yerine İslam düzenini getirmek İslam’da cihadın ana gayesidir! Yalnız bir bölgeye ve bir kitleye özgü olmayan, bu yüce ideal, bu evrensel İslam inkılabı ideali İslam’ın en yüce gayesi ve en büyük ideali ve bütün insanlığı içine alan evrensel bir inkılabtır. Kuşkusuz ki Müslümanların gayesi her şeyden önce yaşadıkları topraklarda İslam inkılabını gerçekleştirip, bu topraklardaki batıl sistemleri yıkmaktır. Ancak Müslümanların hedefi bununla bitmez asıl gaye ve en büyük hedef bütün bir yeryüzünü kuşatan evrensel inkılabı gerçekleştirmektir; Bu ırkçılığa asla sapmayan, bütün insanlığın kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayan bir inkılabtır. Bu inkılabı bir millete ya da bir bölgeye özgü görmek mümkün değildir. Müslüman yükümlülüğünden dolayı bu evrensel inkılabı her an göz önünde bulundurmak, bir an dahi unutmamak zorunluluğundadır, Hak davası coğrafi bir sınır tanımaz. Hakikatin yurdu yoktur. Hakikat, coğrafyacıların kabul ettiği sınırlamalara kanmaz.
Bazen öyle bir durum söz konusu oluyor ki falan hakikati söylüyor ya da filanın görüşü doğru diyorsunuz ancak bir süre sonra o beşeri görüşlerin yanlışlığını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Ancak hakikat her zaman ve her yerde hakikattir. Dağların yüceliği denizlerin genişliği, mesafelerin uzaklığı onu değiştirmez. Yararı genel, bölgesi geniştir hakikatin. Bir bölgeye veya bir topluluğa özgü olamaz. Nerede insanlık ezilirse, hakikatin oraya ulaşması, zayıfın gasbedilen haklarını alması gerekir; putçu zalimlerin kurdukları zalim sistemleri devirmesi gerekir. Yüce Allah buyuruyor: “Size ne oluyor da Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75)
CİHAD İKİYE BÖLÜNEMEZ
Baştan beri ifade etmeye çalıştığımız hakikatleri eğer kavrayabildiyseniz savaşı, hücum ve savunma diye ikiye ayırdıkları gibi cihadı da ikiye ayırmanın doğru olmayacağını kabul etmek durumunda kalırsınız. Çünkü bu ayrım ancak, millet ve vatan için yapılan savaşlarda geçerlidir. Gerçi hücum ve savunma bölgelere ya da milletlere özgü olan savaşlar için kullanılır. Ancak evrensel bir inkılab getiren, millet ve bölge ayrımı yapmadan tüm insanlığı dil, din, cins, ırk gözetmeksizin saflarına çağıran, bu çağrıyı kabul eden herkese kapısı açık olan hak ve adalet üzerine dayalı bir yönetim şekli getiren ve bu yönetime aykırı bütün sistemleri yıkmak isteyen bir topluluğun davasını hücum ve savunma diye ikiye bölmek doğru değildir.
ZIMMİLERİN HUKUKU
Şimdiye değin İslam düşmanlarının elinde güya bir koz olarak kullanılan bir sorun daha böylece çözülmüş oluyor. Baştan beri İslam’da cihadın özelliklerinden söz ediyoruz. Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi İslam, müslüman olmadığı halde İslam ülkesinde yaşayanlar için de bir kısım haklar tanımıştır.
İslam’ın cihad ülküsü, hiçbir zaman kimsenin inançlarına ve yaşayış tarzına karışmaz; herkes dilediği inancı seçme hakkına sahiptir. Öyle ki; herkes doğru gördüğü yolda yürümekte özgürdür. Ancak Allah’ın indirdiği kanunlara aykırı bir şekilde yönetilmelerine müsaade edilmez. Müslüman ülkede toplumun zararına olan haksız yollardan alış-veriş yapanlara, böylelerinin anlaşmalarda bulunmalarına göz yumulamaz.
NE SÖMÜRGE, NE KÖLELİK
Bir kez daha tekrar ediyor ve diyoruz ki İslam’da cihad ancak Allah yolunda olur ve ancak O’nun rızasını kazanmak için savaşılır. Allah yolunda savaşıp meydanlarda zaferler kazanan Müslümanların, büyüklük taslayan pulcuların veya diktatörlerin yaptıkları gibi yapıp onların düştüğü seviyeye düşmeleri elbette doğru değildir. Çünkü müslüman, Kisra’lar gibi saraylar yapmak, milletleri, ülkeleri köleleştirmek, kişisel çıkarını ve düşük şehvetini dindirmek için savaşmaz. O, milletlerin gelir kaynaklarına zeballa gibi çöken ve bu kaynakları kişisel çıkarları uğrunda peşkeş çeken, Allah’ın zavallı kullarını gayesi uğrunda berheva eden imansız putçular gibi savaşmaz. Kesinlikle hayır!.. Onlar gibi savaşmak Allah’a yemin ederim ki kesinlikle cihad değildir. Bu şekilde savaş ancak ve ancak tağut yolunda savaştan başka bir şey değildir. İslam; bu çeşit savaşlardan, bu çeşit yönetimlerden uzak, çok çok uzaktır.
İslam’ın anladığı anlamda cihad, zorluklara göğüs gerip dünyanın geçici lezzet ve arzularını umursamadan bütün güçlüklere katlanıp Allah yolunda nefsi arzuları yok eden bir eğitimdir .Allah Müslümanlara zaferler bahşedip, yönetimi ellerine aldıklarında devleti yönetenlerin katlanacağı zahmetler elbette ki pek çoktur. Bazen bu öyle bir durum alır ki; haftalarca, aylarca gündüzleri rahat yüzü görmez, geceleri uyku nedir bilmez bu idareciler. Ara vermeden halkın ve ülkenin yararını zayıf ve fakirlerin hakkını hukukunu gözetmek zorunda kalırlar. Bununla beraber mü’minlerin emiri; ülkenin ve milletin durumunu düzeltip ayrılıkları yok edip yönetimde başarılı olduğundan dolayı, bütün bunların karşılığını görmesi için hayatın zevklerini tadıp krallara özgü saltanat sürmesi söz konusu değildir. Oysa, bugünkü devlet adamlarının birçoğu o görkemli ve zevkli hayata özenerek hükümet koltuğuna göz dikmektedirler.
“Üstünlük ancak takva ile olduğundan” dolayı İslam’da yönetenler ile yönetilenler arasında bir ayrıcalık yoktur. Yönetenin Allah ve Resulünün emirlerini uygulamaktan başka hiçbir yetkisi yoktur. Müslüman yöneticinin, kocaman köşklerde, süslü saraylarda oturarak halkına büyüklüğünü göstermesi doğru değildir; halkı kölesi gibi kullanıp diktatörce yaşamaya hakkı yoktur. Çünkü İslam’ın emirlerine aykırı bir hareket alanı yoktur. Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine dayanmadan kendiliğinden, hareket etme özgürlüğü yoktur. Kendisine ne kadar yakın olursa olsun, eğer bu yakını haksız ise hakkın küçüklüğüne büyüklüğüne bakmadan haklının hakkını almak zorunluluğundadır. Kimseyi cezalandırmaya ya da ödüllendirmeye yetkisi İslam’a uymadığı sürece yoktur. Kısacası bütün eylemlerinde kitap ve sünnete uymak zorundadır. Öyle ki; haksız olarak kimsenin bir karış yerini, hardal tanesi kadar olsa bile; eşyasını alamaz. Normal koşullar altında orta halli bir ailenin geçineceğinden fazla bey tül-mal’dan (devlet hazinesi) para alması haramdır.cihad-seyyidkutub-mevdudi

Bu Yazılar da var

Kurbanda vekâlet verme ve kurbanın kesilmesi nasıl olur?

Kurbanda Vekâlet Verme : Bir müslüman kurbanını kendisi kesebileceği gibi bir müslümana da kestirebilir. Ancak …

Kurban ne zaman kesilir, hangi güne kadar kurban kesilebilir?

Fakihler, kurban kesmenin efdal vaktinin kurban bayramının birinci gününün zevalinden (öğle) önce olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.